Çamaşır İpi

Cem Nalbant


“Sakal tıraşı olmasam olur mu bugün?” diye sordu adam kadına. “Olmaz.” diye yanıtladı kadın, sert ve soğuk bir sesle. Nicedir sahip olamadığı yeni pardösüyü getirdi aklına, öfkelendi adama bir kere daha. “Çok sıkıldım artık” dedi adam, “o kadar sıkıldım ki tıraş olmaktan.” Gözlerinde çaresizlikle örülmüş bir zorunluluğun karşı durulması imkansız damlaları birikti ama akmadı, “varsın akmasın” diye geçirdi içinden, “içimde biriken su birikintisiydi çocukluğumda yapmak isteyip de yapamadıklarım, göl oldu sonra gençliğimde yapmak isteyip yapamadıklarım, sonra deniz oldu evliliğimde yapmak isteyip de yapamadıklarım, artık ihtiyarladım, varsın okyanus büyüsün içimde.” diye düşündü, bu sırada çoktan bitirmişti tıraş olmayı, saat 8’i 10 geçiyordu, bir dilim ekmeğin (bayat, 2 günlük ekmek) üzerine reçel sürdü (çürümesin diye yazın kaynatılmış üzümün reçeli) bir bardak çay içmek istedi. “Geç kalacaksın.” dedi kadın hala aynı pardösünün öfkesini taşıyan bir sesle. “Çıkıyorum şimdi.” dedi adam okyanusa bir damla daha ekleyerek, “o kadar sıkıldım ki her şeyden” diye geçirdi içinden, üst üste, sıkı sıkı giyinirken. Giyindi adam ve sırtında bağlamasıyla sıkı sıkı giyinmiş bir şekilde çıktı evden, evden çıktıktan sonra çıktı sesi “Allah’a ısmarladık”. Adam çıktı evden, kapadı kapıyı ardından, kadın “güle güle” dedi kiralık bir gecekondunun içinde bütün ömrünü tüketen bir kadın ne kadar severse bir erkeği o kadarlık sevecen bir sesle, pardösü çıkmıştı artık aklından.


“Yerde biraz para bulsam” diye geçirdi aklından yolda yürürken. “Kaybedenin ihtiyacı olmayacağı biraz para bulsam” diye ekledi düşüncesine, başkasının yoksulluğunun hırsızı gibi hissetmemek için. “Bulsaydım biraz para da bakkala bu haftanın veresiyesini ödeyip biraz da buğday alıp parka gitseydim, sıcak bir gün olsaydı da kuşlara yem atsaydım, sonra sakin sakin dursaydım da yaşamak güzel diye düşünseydim” diye düşündü. Sırtında sazı yolda para bulamayacağını bile bile, ağır ağır yürüdü, bütün gün elinde sazıyla çaldığı türkülere karşılık insanların kuruş kuruş para önüne para atmasının, kuşların yemlenmesine ne kadar benzediğini farketti.

Evden çıktıktan sonra yürüdüğü mesafe normalde kısa gelirken bugün ne kadar uzun geldi. “Sanki…” diye bir şeye benzetecek oldu bu durumu, benzetemedi, tıkandı kaldı düşüncesi. Sonra hemencecik unuttu bu tıkanıklığı, yol bugün çok çamurluydu, dikkatli yürüyordu.


Dükkanı olan, son seçilmiş belediyenin diktiği genç ıhlamur ağacının altına vardı, elindekileri yere bıraktı (bağlaması hariç), katlanır taburesini açtı, küçük, küçücük çantasını taburesinin altına koydu, oturdu, bağlaması kucağındaydı, önce bir nefeslendi, derin derin bir kaç nefes aldı, bu nefeslerden birini alırken ölüm geldi aklına, korkmuyordu nicedir ölmekten, bu saçmalıkların karşısında yaşamın değerli bir tarafı yoktu, çoğu zaman sıkıcıydı hatta. Bunları kendi düşünce biçimiyle düşündü ve bu düşüncelerini sadece ve sadece “çok sıkıldım, her gün karşılıksız bir şekilde aynı şeyleri yapmaktan o kadar sıkıldım ki…” cümlesiyle karşıladı, onu da kendi kendine, içine içine söyledi. Soğuğun acısını hissetti burnunda, burnunun ucu acırken aldığı nefes burun deliklerini yakıyordu, ciğerleri üşüyordu, çok zaman olmuştu, bu kadar üşümemişti. Bağlamasını kılıfından çıkardı, gövdesine yaklaştırdı kulağını, yavaş yavaş akordunu kontrol etti, bu soğukta ne kadar kalacaktı ki akordu, bozulurdu birazdan, olsundu.

Çok iyi çalamazdı zaten bağlamayı, köydeyken kendi kendine öğrenmiş, radyoları dinleye dinleye taklit etmeye başlamış, Allah vergisi mi dese bilemediği yarım yamalak müzik kulağı denilen şey sayesinde dinlediklerini biraz uğraştıktan sonra az buçuk çalabilmeye başlamıştı. Bütün bunların tek güzel tarafı çokça türkü dinlemek olmuştu. Radyoda çalanları durmadan dinler (eskiden fabrikada çalışırken de radyosu hep açıktı yanı başında), sakin sakin mırıldanarak eşlik ederdi türkülere, sonra yavaş yavaş aklına yerleşmişti türküler. Emekli olduktan sonra da hayatının merkezinde radyo ve türküler, hayat çemberinin çevresi de karısı ve kiralık gecekondusu olmuştu. Evden çıkmaz olmuştu bir süre. Emekli maaşı iki kişiye haydi haydi yeterdi değil mi? Bankaya yatırdıkları emekli ikramiyesinin faizle biraz biriktikten sonra eve dönüşmesini beklemeye başlamıştı, bankada duran azıcık parasının köşkler ve pahalı kıyafetlere, lüks arabalar ve içkilere dönüşeceğini düşünmemişti hiç, parasının kendisinden alınıp, bankanın kapatılıp, başkasının zenginliğine para yatırdığını bilmiyordu hiç.


Yavaş yavaş çalmaya başlamıştı sazı, kendi sesiyse çıkmadı başlarda, o kadar soğuktu ki, sesinin üşümesinden korkuyordu. Sırayla çalmaya başladı türküleri ama söylemedi, söylemedikçe gelmiyordu para gibi geldi, öğlen olmak üzereydi, sazın kılıfında biriken para bugünün ekmeğini almaya yetmezdi, bırak kira için kenara para ayırmayı. Sırtı terliyordu kira konusu aklına geldikçe, ekmek geldikçe susuyordu (her anlamıyla susuyordu).


Elleri acımıştı artık, bir mola verdi, ellerine ağzına götürüp hohlayarak ısıtmaya çalıştı. Eskiden ellerini böyle ağzına götürdüğünde mis gibi tütün kokardı, tütünden sararan parmakları ve bıyıkları da yoksulluktan normal rengine dönmüştü artık, ah bir cıgarası olsaydı, sakin sakin tüttürseydi ama neyse gelen geçenin içtiği sigaraların
dumanından, kokusundan nasipleniyordu nicedir.


Bugünün hiç tadı yoktu, güneş yoktu, yollar çamurluydu, hanımının aksiliği üzerindeydi (nedendi acaba?), hayaldi ama para da bulamamıştı yolda, bulmayı bırak para toplayamamıştı bile, erken mi gitseydi bugün eve? Ama o zaman iş çıkışında gelecek insanların kalabalığını kaçırırdı, bugün maaş günü müydü? Maaş günlerinde anlamsız da olsa moralli oluyordu insanlar, o günlerde daha çok para toplanıyordu, ayın 15’i ve 1’i, bugün ayın kaçıydı? Bugün ayın kaçıydı?


Saatler geçmiyordu, para birikmiyordu, elleri ısınmıyordu, işten çıkanlar yavaş yavaş birikiyordu dışarı, bu durumu nasıl düşüneceğini bilemiyordu. Zamanında kendisi de işe gider işten çıkardı, kimseyi hatırlamıyordu sokaklarda şarkı, türkü söyleyen. Bir tek semt pazarlarında çalan görme engelli derneğinin müziklerini hatırlıyor, o zamanlar işporta vardı, mendil satılırdı, suluk satılırdı, atkı, kemer, yılbaşlarında balon, tombala satılırdı, kabukları soyularak tuzlanmış badem satılırdı ama şarkı, türkü satılmazdı. Şimdi satılıyor, her şey satılıyor, eskiden kıymetli olan her şey artık o kadar ucuzlamıştı ki, pahalı diye satın alamadığı hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını bile bile yoksulluktan bir türlü kurtulamıyordu insan. Yavaş yavaş birikmeye başlamıştı para, sesi de üşümeye alışmış bir şekilde arada bir öksürerek de olsa söylüyordu. Bazen fotoğrafını çekenler oluyordu ya da video kaydı yapanlar, anlamıyordu bunu
neden yaptıklarını, hep karısı geliyordu aklına, evin duvarında asılı duran birlikte çektirdikleri tek fotoğraf geliyordu. O günün mutluluğu geliyordu aklına, ama mutluluk da zamanın hızında kayboluveriyordu, anlayamadığı şeyleri boşvermeyi çok iyi öğrenmişti.

İşte yine o adam, her hafta en küçük değerdeki kağıt parayı bırakıp geçiyordu, hiç demir para vermemişti bugüne kadar, bazı zamanlarda en düşük değerdeki parayı değil de daha yüksek değerde bir para bırakıyordu ama sanki kafasında onu hesaplamış gibi bir daha para bırakması için daha çok vakit geçiyordu. Üstü başı düzgün giyimli olmasına rağmen montunun kollarında ya da pantolonunda toz ya da çamur lekeleri oluyordu, sakin bir adamdı işte öylesine, yaklaştı gitgide, gözgöze geliyorlar, bugüne kadar hiç gözgöze gelmemişlerdi, ikisi de karşıya bakmayı değil önüne bakmayı öğrenmiş insanlardı belli ki. Yanaştı, yanına çömeldi, bir türküyü bilip bilmediğini sordu, biliyordu, biliyordu ama çok zaman olmuştu öğreneli, dinleyeli ama hiç çalmamıştı, çalınmazdı böyle türküler, kimse para vermezdi çünkü böyle türkülere ama kırmak da istemiyordu bu adamı, yavaş yavaş, sessiz sessiz, sanki sadece adamın kendisine çalıyormuş gibi çalmaya başladı, sonra da yavaş yavaş söylemeye...


“Dünyada tükenmez murat varımış
ne alanı gördüm ne murat gördüm
meşakkatin adını murat koymuşlar
dünyada ne lezzet ne bir tat gördüm”


Arada bazı yerlerde adam da eşlik ediyordu sessiz sessiz, ne kendileri duyuyordu seslerini ne de başka birileri, öyle sessiz sessiz, derinden okuyorlardı türküyü.


“Ölüm var dünyada yoğumuş murat
gün be gün artıyor türlü meşakkat
kalmamış dünyada ehl-i kanaat
insanlar içinde çok fesat gördüm”


Biliyor olmasına, sözlerini ezbere bilmesine ama bugüne kadar anlamamış olmasına o kadar şaşırıyordu ki. Kimin türküsüydü hatırlayamıyordu bir türlü, biliyordu da mı hatırlamıyordu yoksa hiç bilmiyor muydu?


“Hüsrevan-ı Adil nerede tahtı
Süleyman mührünü kime bıraktı
Resul-ü Ekrem’in kanunu haktı
her ömrün sonunda bir feryat gördüm”


Ellerini sıkı sıkı yüzüne kapamıştı yanındaki adam, çok da bakamıyordu ya yüzüne, ağlayıp ağlamadığını merak etti bir an, sonra bıraktı adamı kendi haline. Adam ağlamıyordu, belki biraz öfke vardı yüzünde, tarif edilmeye çalışılsa eksik edileceği kesin bir öfke, dilsiz bir öfke.


“Var mıdır dünyaya gelip de kalan
gülüp baştan başa muradın alan
muradı maksudu hepisi yalan
ölümü dünyada hakikat gördüm”

Kendi kendine söylemeye devam ediyordu, adam eşlik etmeyi bırakmıştı, yavaşça toplandı, ayağa kalktı, türkünün bitmesini beklerken çantasını karıştırmaya başladı.


Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz
çağlayan bir su var arkı belirsiz
Veysel neler satar narkı belirsiz
ne müşteri gördüm ne hesap gördüm”

Hatırladı Veysel’i, yaşlanmıştı varlığı ve gözleri yaşlanmıştı.


Çantasından bir zarf çıkarmış bekliyordu adam, türküyü bitirdi, kenara aldı bağlamasını ama yere koymadı, birbirlerine bakıyorlardı, “bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordu adam, “teşekkür ederim, sağol sen” diyebildi sadece, “acil bir ihtiyacın ya da ödemen gereken bir borcun var mı?” diye sordu, susabildi sadece, “var” dese
ayıp, “yok” dese yalan, ayıp ile yalan arasında sıkışan insanın çıplaklığından beter çıplaklık yoktur bile belki. Zarfı açtı, belliydi para vardı içinde, çokça para, saymadı bile, zarfın içinden iki parmağıyla tutarak birazını aldı paranın, cebine koydu, zarfı kapadı, “türkü İçin teşekkür ederim, kırmadın isteğimi çaldın, ellerine sağlık” dedi
eğilip zarfı her zaman para bıraktığı yere bıraktı, sakince yürüdü, gitti. Düşünmek, içeriği çok nitelikli olmasa da konuşmaktan çok yaptığı bir şeydi, düşündü, anlamlandıramadı düşüncelerini, ne düşündüğünü bile söyleyemezdi birisi o an çıkıp sorsaydı, sırasız ve düzensizdi her şey, karmakarışıktan da öte karman çormandı, çok uğraştı ama olmuyordu, neyi düşünmeye çalışsa hemen örtülüveriyordu üzeri bilmediği başka bir düşünce ile. Tam arada bir zaman oldu ve verdi kararını, bağlamasını kılıfına koydu düşünmeden yaptığı hareketlerin ilki olarak. Sonra ceketini giymesi gerekirken taburesini aldı düşünmeden yapılan hareketler sırasında sonra farkına vardı düşünmeden yaptığı hareketin düzensizliğini, elinde bağlaması ve taburesi varken giyemezdi ceketini, taburesini bıraktı önce ve boşta kalan kolundan başlayıp giymeye giyindiği tarafıyla bağlamasını tutup öbür kolunu da giyindi, taburesini aldı, zarf bağlamanın içindeydi, diğer bozukluklar cebinde. Şıngırdayarak başladı yolculuk şıkırt şıkırt şıkırt…


Yol kısacıktı bu sefer, adımları peşi peşine geliyordu, hiçbir çekincesi kalmamıştı adımların, cesurdu, evin bulunduğu sokağa geldi, esnaf işinin başındaydı, kimsenin gözüne ilişmedi, yürüdü.


Evin kapısını çaldı, açan olmadı, bir daha çaldı, çantasından anahtarını çıkardı, açtı kapıyı, girdi içeri, yemek kokusu geliyordu, ev temiz kokuyordu, ayakkabılarını çıkardı, bağlamasını astı duvara, seslendi içeri karşılık gelmedi ama merak da etmedi pek, mutfağa geçti, yemekler ocağın üstündeydi, sıcak sayılmasa da ılıktı daha, bir
kere daha seslendi, bir kere daha cevapsız kaldı, içi sıkıldı, bir ter boşandı ama bedeninden değil, aklından başaşağı, yürüdü salona geçti, her yer derli toplu tertemizdi, yatak odasına geçti, karısını gördü, asılıydı tavanda, yatağın üzerinde bir kağıt vardı, ilkokuldan mezun olmuş yaşlı bir kadın yazısıyla yazılmış kısacık bir not vardı; “kusuruma bakma bey, dayanamadım daha fazla, hakkını helal et.” Karısının çıplak ayakları belinin hizasına geliyordu, öptü ayaklarını karısının sıcaktı, soğumamıştı, yemekler geldi aklına, yemekler kadar sıcaktı karısının ayakları, bir kere daha öptü, mutfağa geçerken bağlamanın içinden zarfı aldı, salondan da bir kağıt ve bir kalem, geçti mutfağa, ocaktaki tencerelerden yemek aldı kendine, oturdu masaya, eve gelirken ekmek almayı unuttuğunu hatırladı, unuttuklarını hatırlamanın ne kötü şey olduğunu düşündü, unutulan şeyler unutulduğu gibi kalsa ne güzel
olurdu.

Yemeğini yemeye başladı bir yandan, bir yandan da zarfı açtı, içinden çok para çıktı, sayarak parayı bölüştürmeye başladı, kağıda büyük harflerle yazdı “KİRA” sonra kağıda biriken ve ay sonuna kadar olan paraya sarıp koydu kenara, “BAKKAL” parayı sardı koydu kenara, yemek de ne lezzetli olmuştu, ellerine sağlıktı ama eller ölüydü
artık, aklına geldi karısı, aklı yine baştan aşağı ter içinde kaldı, “FATURALAR” yazdı, sardı paraya koydu kenara, daha para vardı hala, çok da borcu yokmuş aslında sağa sola, Refik’i hatırladı, fabrikadan arkadaşı, “REFİK NURİ” yazdı kağıda sardı paraya koydu kenara, sonra açtı “REFİK NURİ” yazan kağıdı, “hakkını helal et” yazdı, tekrar sardı paraya ve koydu kenara, yemeğini bitirdi, kalktı masadan, suyla duruladı tabağını, koydu kenara, masayı sildi sabun kokulu nemli elbeziyle, kalan paraya baktı masada, kağıdı aldı “CENAZE” yazdı kağıda sardı kalan paraya, koydu kenara. Çıktı mutfaktan bütün para sarılı kağıtları aldı salondaki masaya koydu, bağlamasını aldı yatak odasına geçti, çıkardı kılıfından karısına bir türkü çalmak istedi, çalamadı, tıkandı aklı, kalktı, bağlamasını kılıfına koyup kaldırdı, balkona gitti, dolabın çekmecesinde ip aradı, buldu, karısının ipi nereden bulduğuna şaşırdı, yanına geçince baktı çamaşırları serdiği ipi bir kaç kat yapıp onunla asmıştı kendini, aklına gelmemiş bu ip demek ki. Bütün hazırlıkları tamamladı, duasını etti, af diledi, son bir kez karısına baktı, ölü de olsa ondan bir helallik istedi ve bıraktı kendini boşluğa.


(Mayıs 2019, İstanbul)

Cem Nalbant
Özgitmiş
Doğdum, büyüdüm, okumayı ve yazmayı bilmediğim için çok öfkelendim ama öğrenirken daha da öfkelendim, doğarken öğrenmiş olsaydım okuma, yazmayı daha çok şey yapabilirdim gibi geldi hep, doğarken bilinen tek şey memeyi bulmakmış, buldum, bir süre meme emdim. Yürümeyi öğrenirken de çok öfkelendim, popomun üstüne düşe düşe öfkeyle yürümeyi de öğrendim, doğarken öğrenmiş olsaydım yürümeyi daha çok şey yapabilirdim gibi geldi. Sonra bir başladım mürekkep yalamaya bir daha duramadım, arada mürekkebin yanında biraz toz yuttum biraz da egzoz soludum. Dönem dönem tüttüm de tüttürdüm de zamanın tütün halini, tüterken dualar yukarı doğruydu, tüttürürken küfürler. Bolca dirsek de çürüttüm, bu sebepten yamalı ceket modasına dahil oldum ama sonradan öğrendim öyle çürümüyormuş dirsek, erken yaşta yaşlandı dirseklerim bu yüzden, sarkıyor. Küçük küçük aşırma tipi hırsızlıklar da yaptım, büyük büyük çaldırdım da, dolana dolana dolandırıldığım da oldu, dolana dolana kaybolduğum da, yolumu bulduğum da oldu dolana dolana, yoldan çıktığım da, dolandırılmadan kendi kendine dolanabilseydim dolanmayı daha çok sevebilirdim. geldim bugüne, değişirim, değiştiririm sandım ama garip, Ben değişmeden değişirken zamanın dün hali, bugün değişen benden neyi değiştirmememi bekledi anlayamadım, anlasaydım başından daha çok yapabilirdim gibi geldi.