Off Media ya da Medyanin Cenazesi

Ertuğrul Mavioğlu

Yatağında acı içinde kıvranmaya devam eden ama artık son demlerini yaşadığı konusunda neredeyse ciddi bir ekseriyetin oluştuğu medyanın cenazesini kaldırmadan önce bu ölümcül hastalığa nasıl yakalandığını anlatmak istiyorum. Yanlış anlamaların önünü kesmek için en baştan iki hususa dikkat çekmem gerekli: Birincisi, yazı boyunca “medya” kavramını, büyük sermayenin elindeki o devasa oyuncağı tanımlamak için kullanacağım. İkincisi, medyanın geldiği noktayı tanımlayabilmek için konuya, 1831’de II. Mahmut’un emriyle yayın hayatına başlayan Takvim-i Vekayi’den itibaren başlatmanın ve bu gazetenin Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi sözcülüğünü yapmak üzere kurulduğundan dem vurup, tarihsel basamakları birer ikişer çıkmanın mümkün olduğunu biliyorum. Fakat zaten kısaca anlatılması pek mümkün olmayan konuyu daha çok uzatma ve ziyadesiyle sıkıcı olma tehlikesine düşmemek için nispeten yakın bir zaman dilimini esas alacağım. Mesela 1980’lerin başlarından itibaren, on yıllık zaman kesitlerini esas alarak medyadaki değişim ve dönüşümleri anlamak ve anlatmak, hem 12 Eylül 1980 faşist darbesinin verili medya ilişkileri üzerindeki rolünü hem de süreç içinde adım adım yok oluşa doğru sürüklenişini belirleyebilmek açısından son derece işlevli olacak.

1980’ler

Gazeteci Abdi İpekçi katlediğinde 70’lerin sonuydu. 1 Şubat 1979’da İpekçi suikastını gerçekleştiren Mehmet Ali Ağca, iki yıl sonra 13 Mayıs 1981’de bu kez Papa II. Ionnes Paulus’e saldırı düzenleyecekti. Zaman içinde ortaya çıkan ilişkileri gösterdi ki Ağca, kontrgerillanın kullandığı unsurlardan biriydi ve ne İpekçi ne de Papa, rastgele seçilmiş hedeflerdi.

TRT yapımcısı Ümit Kaftancıoğlu 11 Nisan 1980’de solcu diye faşistlerin kurşunlarına hedef olurken, dehşet verici bir başka gazeteci cinayeti de 22 Temmuz 1980’de işlendi. Demokrat Gazetesi muhabiri Recai Ünal’ın, faşistler tarafından kaçırılıp işkence edilerek öldürülmesi, o günlerde işkence aleti olarak kullanılan bir manyetonun fotoğrafını birinci sayfadan kampanya halinde teşhir eden Demokrat Gazetesi’ne verilen bir sus işareti gibiydi. Recai Ünal’ı katlettikten sonra Fransa’ya kaçan faşist katil İsmail Hakkı Parlak, hakkında açılan dava zamanaşımından düşünce Türkiye’ye döndü ve soyadını değiştirdi. 1999 seçimlerinde de İsmail Hakkı Cerrahoğlu ismiyle MHP’den milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. Katilin suçu sadece yanına kalmamış aynı zamanda ödüllendirilmişti.

Verdiğim bu örneklere rağmen bu dönemde gazeteci cinayetlerinin basına yön vermek için temel bir yöntem haline getirildiğini söylemek çok yerinde bir tespit olmaz. Basını asıl zapt-ı rapt altına alacak olan dalga, 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle birlikte geldi. Gazeteci Hasan Cemal’in “Tank Sesiyle Uyanmak” adlı kitabı, o günleri oldukça detaylı bir biçimde anlatır. Bu sürece dair özellikle vurgulaması gereken ayrıntı ise basındaki özgürlük kırıntılarının bile tümüyle yok edilmesi ve otorite karşısında gazetecilerde zaten var olan itaat eğiliminin kalıcı hale gelmesidir ki, bunların tümü cuntanın marifetidir.

Cunta döneminde gazetelerde çalışanların anlatımlarına göre bu eğilim, bir nevi şartlı refleks deneyine benzer bir tarzda gerçekleşti. Gazetelerin merkez bürolarına hangi haberlerin yasak olduğuna ilişkin tebligatlar, önce bir albay tarafından, daha sonra farklı gün ve haftalarda sırasıyla yüzbaşı, teğmen ve başçavuşlar tarafından getirilir. Ardından da bir süre postacı erler bu görevi üstlenirler. Gazeteler verilen bütün talimatlara harfiyen uymaktadır. Zaten uymayanların başına neler geleceğini yaşanan gözaltılar ve geçici kapatma kararları sayesinde herkes öğrenmiştir. Fakat bir müddet sonra tebligat gelmez olur. Başlangıçta kimse bunun farkına varmaz. Ama zaten bu tebligat süreci gazetecilerde hangi haberin yayınlanıp hangi haberlerin yayınlanamayacağına, haberlerin nasıl bir üslup ile servis edileceğine dair öylesine kesin refleksler oluşturmuştur ki, cunta artık tebligat gönderilmesine gerek görmemiştir. Çünkü itaat etmeye alışmış olanlara talimat vermeye gerek yoktur.

Arşivler, o dönemki tanınmış pek çok köşe yazarının cuntayı ve lideri Kenan Evren’i hiçbir talimata gerek kalmaksızın kendiliklerinden övdüğüne, cuntanın sağ sol kavgasını nasıl bitirdiğine ilişkin methiyeler düzdüğüne ilişkin yazılarla dolu. Yine arşivler, haber kurgularının da cuntanın istediği biçimde yapıldığını gösteriyor.

Bu açıdan değerlendirildiğinde, son 40 yıllık basın tarihindeki en önemli kırılmanın, cunta yıllarında gerçekleştiğini söylemek yanlış olmaz. Basın, cunta yıllarında öylesine zehirlendi ki, iletişim fakültelerinde tanımını bulan mesleki etik ilkeleri tümüyle unutuldu. Başka bir ifadeyle basın henüz büyüme çağında, tam da plazalara taşınma arifesindeyken kendi varlığına ihanet etti.

1990’lar

1990’lı yıllar medya açısından pek çok istisnayı bünyesinde barındırsa da, henüz devlet dersini istenildiği düzeyde içselleştirmemiş olanların hizaya sokulabilmesi için büyük bir şiddet dalgasının devreye sokulduğu bir dönemdi. Neredeyse matbuat tarihi boyunca işlenen gazeteci cinayetlerinin yarısı bu on yıllık kesite sığdı ve üstelik öldürülen gazetecilerin ezici bir çoğunluğu Kürt basınındandı.

Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı gibi tanınmış gazeteci ve yazarları öldürenlerle ilgili açılan soruşturmalar hep sonuçsuz kaldı. Öyle ki, sonradan inkâr etse de dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ile Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu arasında geçen şu diyalog gazeteci cinayetlerinin neden faili meçhul kaldığını ve faillerin asıl olarak nerede aranması gerektiğini izah eder mahiyetteydi:

Güldal Mumcu:”Bu olayların ortaya çıkmasını engelleyen bir duvar oluşuyor…”
Mehmet Ağar: “Evet, soruşturmayı engelleyen bir duvar var…”
G.M: “Bir tuğla çekin o zaman, gerçekler ortaya çıksın..”
M.A: “Bir tuğla çekersem, duvar yıkılır…”
G.M: “O zaman çekin, kenara çekilin…”
M.A: “Onu da yapamam…”
G.M: “O zaman çekerler, altında kalırsınız…”

Güldal Mumcu’nun dediği gibi tuğla çekilse Mehmet Ağar da dâhil olmak üzere pek çok devlet yetkilisi yıkılan duvarın altında kalacaktı ama o tuğlayı çeken olmadı. Üstelik Musa Anter cinayetiyle ilgili açılan soruşturmada olduğu gibi gelen her hükümet kontrgerillanın parmak izlerini silmek için elinden geleni ardına koymadı. Tüm bu cinayetler arasında sadece bir davada, gazeteci Metin Göktepe’yi döverek öldüren polisler göstermelik cezalar aldılar. Emir veren yetkili isimlere ise hiç dokunulmadı. Öte yandan Kürt gazetecilerin katillerinin JİTEM mensubu oldukları çok açık olduğu halde açılan bütün soruşturmalar sonuçsuz kaldı. Dahası bu dönemde yine JİTEM tarafından öldürülen Sabah Gazetesi muhabiri İzzet Kezer için gazete yönetiminin neredeyse hiçbir girişimde bulunmaması hayli manidar bir ayrıntı olarak hafızalardaki yerini aldı.

Devlet marifetiyle muhalif gazeteciler tek tek öldürülerek susturulmaya çalışılırken bir de toplu katliam girişimi yaşandı. Özgür Ülke gazetesinin 3 Aralık 1994’te hem İstanbul’daki merkezi bürosunun hem de Ankara bürosunun eş zamanlı olarak bombalanması devletin gerçeklerin üzerinin örtülmesi için neler yapabileceğini göstermesi bakımından çok önemliydi.

Fakat ne gazete bombalamak, ne gazetecileri araçlarına bomba koyarak ne kurşunlayarak ne de döverek öldürmek, medyadaki muhalif damarı yok etmeye yetti. Bu bakımdan 90’lar, muhalif basının karşılaştığı ciddi kıyıma rağmen direncini yüksek tutması sayesinde tersine bir kırılmaya neden oldu. Bu sebeple devlet öldürerek sonuç elde edemeyeceğini, muhalif basını yok edemeyeceğini fark ederek yöntem değişikliğine gitmek zorunda kaldı.

2000’ler

İşte 2000’li yılların başından itibaren gazeteciler bu kez daha farklı baskı yöntemlerinin kurbanı oldular. Yine gazeteciler şiddetle karşı karşıyaydı ama farklı bir biçimde. Artık öldürülmüyorlar, haklarında ağır ceza istemli soruşturmalar açılıyordu. Bu soruşturmaların yoğunluğu nedeniyle gazeteciler işlerini yapamaz hale geliyordu. Bununla da yetinmiyorlar, üşenmeden her habere tekzip yazıyorlar, tazminat davaları açıyorlar, gazete ve televizyonları ağır para cezalarına çarptırıyorlardı. Örneğin “Hayata Dönüş” adını verdikleri 19 Aralık 2000’de 20 cezaevinde gerçekleştirilen eş zamanlı katliam sonrasında hükümet, resmi kaynaklar dışında yapılan haberlere karşı açık bir savaş başlattı. Aslında medyanın büyük bir kesimi katliamı “Sahte oruç, kanlı iftar” gibi başlıklarla coşkuyla karşılamıştı. Hükümetin bütün derdi, hala gerçeğin peşine düşen az sayıda gazeteciydi. Onları da hizaya soktuğunda, eli kolu bağlı insanlara karşı gerçekleştirdiği bu büyük katliamın sorumluluğunu tutsakların üzerine atabilecek, yeni hizmete soktuğu F tipi hücre cezaevlerinde de dilediği gibi at oynatacaktı.

Dönemin hükümeti, uygulamaya koyduğu politikasına aykırı haberler yapan, resmi açıklamalarla yetinmeyip gerçeğin peşine düşen gazeteciler hakkında seri davalar açtığı gibi, onları yayın yönetmenlerine, yazı işleri müdürlerine, haber müdürlerine, hatta patronlarına gönderdiği mektuplarla şikâyet ederek itibarsızlaştırmaya çalıştı. Bazı gazeteciler hakkında o kadar fazla soruşturma açılmıştı ki, adliye koridorlarından çıkıp haber yapmaya ya da yazı yazmaya vakit bulamayan gazeteciler vardı. Üst üste açılan bu soruşturmaların asıl amacının gazetecilere ceza vermek değil, mesleki manada felç etmek ve daha da önemlisi sindirmek olduğu zamanla daha iyi anlaşıldı. Hiçbir gazeteci açılan bu soruşturmalar nedeniyle cezaevine girmedi ama bu politikadan etkilenerek hükümetin çizdiği kırmızıçizginin ötesine geçmekten artık vazgeçen, kalemini çizginin berisinde oynatmayı tercih eden gazeteci ve yazarların sayısı arttı.

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesini ise bir boyutuyla gazeteci cinayetleri kapsamında değerlendirmek mümkünse de, bu cinayetin politik niteliği, herhangi bir gazetecinin hedef alınmış olmasından çok daha fazlasına işaret ediyordu. Öncelikle bu cinayet üzerinde, devletin birbirine düşman gibi görünen farklı kanatlarının tam bir ittifakı ve işbirliği söz konusuydu. Bu nedenle zaman içinde Dink cinayeti, arkasındaki sorumluların yargılanması bir yana, devletin kendi içi mücadelesinin kullanışlı bir unsuru haline bile getirildi. Fethullah Gülen cemaati iktidar ortağıyken cinayetin sorumluluğunu “Ergenekon”a atarken, Gülen cemaati devletten büyük ölçüde tasfiye edilince bu kez Dink cinayetinden sorumlu tutulmaya başlandı. Oysa cinayetin hazırlık aşamasında ve sonrasındaki farklı aşamalarda hem Gülenciler, hem Ergenekoncular hem de AKP’lilerin bariz bir ittifak halinde olduklarına ilişkin çok sayıda ipucu ortaya çıkmıştı. Çünkü Dink, asıl olarak Ermeni muhalif kimliği nedeniyle katledilmiş ve bu cinayetle birlikte devletin başını ağrıtan Ermeni sorununun tasfiye edilmesi öngörülmüştü. Yani Dink cinayetinden yola çıkılarak devletin gazetecileri susturmak için 90’lı yıllara dönmek gibi bir niyeti olduğu sonucu çıkartılamazdı.

Artık AKP iktidardaydı ve 2007’nin medya açısından bir diğer önemli olayı, TMSF’nin elinde olan Sabah ve atv’nin göstermelik bir ihaleyle hükümetin en yakınındaki şirketlerden Çalık Holding’e satılmasıydı. Öyle ki, Çalık Holding’in ihaleyi alabilmesi için kamu bankaları devreye girmiş, neredeyse şirket kasasından tek kuruş dahi çıkmadan adrese teslim bir ihale gerçekleştirilmişti. AKP’nin medya politikasının bir ayağı gazetecileri baskı altına almaksa, diğer ayağı da medyayı denetimi altına almaktı ve Sabah-atv ihalesiyle birlikte bu doğrultudaki en büyük adımlardan biri atılmış oldu. Mademki hükümet açısından kitlelerin rıza üretimi ve algı yönetimi esastı, o halde AKP’nin her yaptığını destekleyecek, politikaları halk nezdinde kabul edilir bir kıvama sokacak bir medya olmalıydı. Sabah ve atv’nin AKP mutemedi olarak bilinen Çalık Holding tarafından satın alınmasının anlamı burada saklıydı. Nitekim sonraki yıllarda da medya, neredeyse bir bütün olarak hükümetin türküsünü çığıran tek sesli bir koroya dönüşünceye kadar ele geçirme politikası sürdürülecekti.

2007 Genel Seçimlerinden partisi zaferle çıkan Recep Tayyip Erdoğan, yeni süreci ustalık dönemi olarak tanımlayarak devlet içinde tasfiye operasyonlarına girişti. Ergenekon operasyonları, başlangıçta kontrgerillanın tasfiyesi gibi gösterilse de, Gülen-Erdoğan koalisyonunun devleti ele geçirme politikasının sert bir tezahüründen başka bir manası olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Bu operasyonların getirdiği karanlık bulutların gölgesinde, çok sayıda gazeteci çalıştıkları kurumlardan tasfiye edilecek, gazete yönetimlerine gayri resmi bir biçimde hükümet komiserleri atanacak, pek çok gazeteci de ya tutuklanacak ya da ciddi ceza tehditlerine maruz bırakılacaktı.

Sadece bu da değil, hükümet çıbanbaşı olarak gördüğü Doğan Medya Holding’e yönelik özel politikalarını da bu dönemde devreye sokacaktı. Doğan grubunun defterlerini incelemeye alan Maliye Bakanlığı, kısa sürede 4.8 milyar lira vergi cezası kesti. Hatta Aydın Doğan ve şirket yöneticileri hakkında ağır hapis cezalarını öngören çeşitli soruşturmalar açıldı. Doğan Grubu açıkça ifade etmek gerekirse bu tehditler karşısında fazlasıyla ürktü. Hem kesilen para cezalarının ödenmesi, hem de hapis cezası tehditleri grubun tarih yapraklarından silinmesi anlamına geliyordu ki, yeni bir on yıllık zaman dilimine girerken bu tehditlerin tümünün boyun eğdirme planının önemli birer parçası olduğu daha iyi anlaşılacaktı.

2010’lar

AKP’nin, 2010’lu yıllarda medyaya yönelik planları ivme kazandı. Hükümet bir yandan TMSF marifetiyle el konulan gazete ve dergileri kitabına uydurarak yandaş şirketlere peşkeş çekmeye çalışırken, diğer yandan da KCK ve Ergenekon operasyonlarını bahane ederek seri bir biçimde gazetecileri tutukluyordu. Bu dönemde Kürt gazetecilerin yanı sıra pek çok muhalif gazeteci de cezaevlerine atıldı. Öyle ki Türkiye kısacık bir zaman diliminde Çin’i geride bırakarak, en fazla gazeteciyi hapse atan ülke unvanını açık ara ele geçirdi ve bir daha da bu unvanı kaptırmadı. Hatta 2020’ye gelindiğinde kimi kaynaklara göre 150’nin üzerinde gazeteci hapishanelerde yatmaktaydı.

2010 ve 2020 yılları arasındaki kesite dört büyük basın operasyonu damgasını vurdu. Bunlardan birincisi 2011 başlarında Oda TV’ye yönelik gerçekleştirilen operasyondu. Bu operasyon tam manasıyla yargı ve emniyette kilit konuma gelmiş olan Fethullah Gülen cemaatine yakın polis, savcı ve hâkimlerin marifetiydi. Gazetecileri tutuklamak için sahte deliller üretildi, somut delilden ziyade niyet okuma yoluna gidildi ve tutuklu gazetecileri içeride tutmak için her yol mubah görüldü. Bu dönem henüz medyanın tümüyle AKP ve Gülen koalisyonunun eline geçmediği bir dönemdi ve gazeteci tutuklamalarına yönelik eylemler ve yapılan eleştiriler sık sık medyada kendisine yer bulabiliyordu. Hem yapılan haberlerle, hem de özellikle İstanbul’da gerçekleştirilen eylemlerle “Gazetecilere Özgürlük” mücadelesi canlı tutuldu. Nitekim yaklaşık bir yılda Oda TV davasında tutuklu sanık kalmadı.

İkinci büyük operasyon kapatılma tehdidi altında olan ve sık sık operasyonlara maruz kalan Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak üzere bir günlük nöbetçi yayın yönetmenliği yapan gazeteci ve aydınlara yönelik düzenlendi. 2016’da önce üç nöbetçi yayın yönetmeni tutuklandı ve yaklaşık 50 nöbetçi yayın yönetmeni hakkında da davalar açıldı. Bu davaların neredeyse tümünden hapis ve para cezaları çıktı.

Üçüncü büyük operasyon 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimin ardından yaşandı. Fethulah Gülen Cemaati’nin başını çektiği iddia edilen 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimi sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve AKP Hükümeti’nin aldığı arkası gelmeyen sert tedbirler, hayatın her alanını olduğu gibi medyayı da ciddi bir biçimde etkiledi. Her ne kadar dönemin başbakanı Binali Yıldırım, “OHAL’i devlete ilan ettik” diye bir açıklama yapmış olsa da alınan bu sert tedbirlerden asıl olarak sivil kurumlar nasibini aldı. Yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, öğretmenler tutuklandı, gazeteler, televizyonlar, haber ajansları ve bazı üniversiteler kapatıldı. Üstelik bu tutuklama ve kapatma kararlarının bir bölümünün hükümetin deyimiyle ‘FETÖ’ (Fethullahçı terör örgütü)  soruşturması ile hiçbir ilgisi yoktu. Darbe girişiminin engellenmesinin ardından televizyonların ‘prime time’ kuşakları, bir anda iftiracı ve itirafçılarla doldu. ‘Konunun uzmanı’ kontenjanından gelen bu konuklar, saatler boyunca Gülen Cemaati hakkında atıp tutarlarken, çok değil beş yıl önce bu cemaate bağlı hâkim ve savcıların aldıkları kararları nasıl alkışladıklarını unutuvermişlerdi. Cemaat dün, ‘ETÖ’ (Ergenekon Terör Örgütü) hakkında ne tür argümanlar geliştirilmişse, şimdi benzerleri ‘FETÖ’ için kullanılıyordu. Mesela Gülen Cemaati’nin yayın organlarında çalışırken gözaltına alınıp tutuklananların “gazetecilikten yargılanmayacakları” günlerce tekrarlandı. Çünkü bu kişiler ‘gazeteci değildi, hepsi birer terör örgütü üyesi’ydiler. Kapatılan gazete ve televizyonlar da ‘terör örgütlerine yardım’ ediyorlardı.

Darbe girişimi öncesinde 32 olan tutuklu gazeteci sayısı, OHAL’in ilanının ardından geçen bir buçuk aylık süre içinde önce 110’a, ardından da 150’nin üzerine çıktı. OHAL sonrasında çok sayıda gazeteci hakkında yakalama kararı çıkarılmakla birlikte, bazıları yurt dışına çıktıkları, bazıları da teslim olmadıkları için haklarında herhangi bir işlem yapılamadı. OHAL sonrasında kapatılan gazete, televizyon, dergi, ajans ve diğer yayın kuruluşları ise şunlardı:

Kapatılan televizyon kanalları: Barış TV, Bugün TV, Can Erzincan TV, Dünya TV, Hira TV, Irmak TV, Kanal 124, Kanaltürk, MC TV, Mehtap TV, Merkür TV, Samanyolu Haber, Samanyolu TV, SRT TV, Tuna Shopping TV, Yumurcak TV.

Kapatılan haber ajansları: Cihan Haber Ajansı, Muhabir Haber Ajansı ve SEM Haber Ajansı

Kapatılan gazeteler: Adana Haber, Adana Medya, Akdeniz Türk, Şuhut’un Sesi, Kurtuluş, Lider, İscehisar, Durum, Türkeli, Antalya, Yerel Bakış, Nazar, Batman, Batman Postası, Batman Doğuş, Bingöl Olay, İrade, İskenderun Olay, Ekonomi, Ege’de Son Söz, Demokrat Gebze, Kocaeli Manşet, Bizim Kocaeli, Haber Kütahya, Gediz, Zafer, Hisar, Turgutlu Havadis, Milas Feza, Türkiye’de Yeni Yıldız, Hakikat, Urfa Haber Ajansı, Ajans 11, Yeni Emek, Banaz Postası, Son Nokta, Merkür Haber, Millet, Bugün, Meydan, Özgür Düşünce, Taraf, Yarına Bakış, Yeni Hayat, Zaman, Today’s Zaman, Özgür Gündem.

Kapatılan dergiler: Akademik Araştırmalar, Aksiyon, Asya Pasifik, Bisiklet Çocuk, Diyalog, Avrasya, Ekolife, Ekoloji, Fountain, Gonca, Gül Yaprağı, Nokta, Sızıntı, Yağmur, Yeni Ümit, Zirve.

Kapatılan radyolar: Aksaray Mavi, Aktüel, Berfin, Burç, Cihan, Dünya, Esra, Haber Radyo Ege, Herkül, Jest, Kanaltürk, Radyo 59, Radyo Aile Rehberi, Radyo Bamteli, Radyo Cihan, Radyo Fıkıh, Radyo Küre, Radyo Mehtap, Radyo Nur, Radyo Şemşik, Samanyolu Haber, Umut, Yağmur.

Kapatılan yayınevleri: Altınburç, Burak Basın Yayın Dağıtım, Define, Dolunay Eğitim Yayın Dağıtım, Giresun Basın Yayın Dağıtım, Gonca, Gülyurdu, GYV, Işık Akademi, Işık Özel Eğitim, İklim Basın Yayın Pazarlama, Kaydırak, Kaynak, Kervan Basın Yayıncılık, Kuşak, Muştu, Nil, Rehber, Sürat Basım Yayın Reklamcılık Eğitim Araçları, Sütun, Şahdamar, Ufuk Basın Yayın Haber Ajans Pazarlama, Ufuk, Waşanxaneya Nil, Yay Basın Dağıtım, Yeni Akademi, Yitik Hazine, Zambak Basın Yayın Eğitim Turizm.  

 Dördüncü büyük gazeteci operasyonu ise Cumhuriyet gazetesinin çalışanlarına, yöneticilerine ve yazarlarına yönelik olarak 2016 sonunda düzenlendi. Gülen yargısı tasfiye edilmiş, AKP’nin hukuk fakültesinden mezun olan militanları yargı kurumlarında kilit noktalara getirilmişti ve bu kişiler Cumhuriyet çalışanlarını FETÖ üyesi olmakla suçluyordu. Açılan soruşturma Gülen savcılarının soruşturmalarına çok benziyordu ve zaten Cumhuriyet’e yönelik soruşturmayı başlatan savcı hakkında da hâlihazırda FETÖ üyesi olmaktan açılan bir soruşturma devam ediyordu. Zaman içinde Cumhuriyet soruşturmasının asıl amacının gazeteci ve yazarlara ceza vermek değil, Cumhuriyet gazetesinin geliştirdiği muhalefet çizgisini ortadan kaldırmak olduğu daha iyi anlaşıldı. Nitekim Cumhuriyet, bir süre sonra savcının tanıklığını yapanların eline geçti çok sayıda iyi gazeteci bir günde tasfiye edildi. Amaç hasıl olmuş, Cumhuriyet’in AKP karşısındaki sert muhalefet çizgisi yok edilmişti.

AKP bir yandan kendisine muhalif olan gazetecileri işsiz bırakarak, mahkemelerde süründürerek ya da tutuklayarak etkisiz hale getirirken diğer yandan gazete ve televizyonları ele geçirme planına da ara vermiş değildi.

Doğan ve Doğuş grupları kısa sürede teslim bayrağını çektiler. Kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalarla Doğan grubunun vergi cezaları büyük oranda kaldırıldı ve buna paralel olarak gazete ve televizyonlarda kimin çalışıp kimin çalışmayacağına hükümet karar vermeye başladı. Doğan grubunun gazete ve televizyonlarının kilit noktalarına hükümet yanlısı gazeteciler getirildi. Medyadaki varlıklarını yaptıkları iyi ve çarpıcı haberlere değil, AKP iktidarına borçlu olan bu kişiler kısa sürede yayın çizgisini belirler hale geldiler. Bir süre sonra Doğan grubuna bağlı gazete ve televizyonlar tıpkı Yeni Şafak ya da Akit gazeteleri gibi “Yeni Türkiye” propagandası yapmaya başladılar. Doğuş grubu da hükümetin baskılarına herhangi bir direniş göstermeksizin teslim oldu. Doğuş grubunun patronu Ferit Şahenk’in bir toplantıda Tayyip Erdoğan’ın önünde yerlere kadar eğildiğini resmeden bir fotoğraf karesi, aslında medyadaki yeni dönemi özetleyen bir sembol gibiydi.

Çok geçmeden Doğan grubunun elindeki gazete ve televizyonları hükümete yakınlığı ile bilinen Demirören grubuna satarak medyadan çekilmesi bir dönemin tümüyle kapandığının işaretiydi. Gazete ve televizyonlar Doğan’dan Demirören’e geçince, AKP zihniyetinin, bırakın muhalifliği, gazeteciliğin temel prensiplerine uygun bir biçimde mesleğini sürdürmek isteyen gazetecilere bile tahammül edemediği daha iyi görüldü. Çok büyük bir tensikat dalgası yaşandı ve geride, hükümete biat edenlerin dışında kimse kalmadı. Tam olarak bu noktada bir parantez açıp, gazetecilerin bu tasfiyeler yaşanırken büyük bir zaaf göstermiş olduklarını vurgulamadan geçmek olmaz. Arkadaşları işten kovulurken sessiz kalan gazeteciler, sıra kendilerine geldiğinde az da olsa gürültü koparmaya yeltenseler bile artık hiçbir etki güçleri kalmamıştı. Yumurta kapıya dayanınca sendikalı olmaya çalışmak, ancak işten atıldıktan sonra medyada fena bir şeylerin dönmekte olduğunun ayırtına varabilmek, arkadaşları işten atılırken sessiz kalıp kendi işten atılınca her yere basın özgürlüğünün nasıl ihlal edildiğine ilişkin röportajlar vermek gibi hareketlerin, ilk koşulu ‘merak’ olan gazeteciliğe uygun düşmediğinin altını çizmek gerek.

Son Demler

İşte gazetecilerin de çok kötü sınav verdiği bir sürecin sonucunda, yolun başındayken Yeni Şafak, Kanal 7, Akit, Zaman gibi gazete ve televizyonların dışında hiçbir medya organının arkasında durmadığı AKP, yaklaşık 18 yılda matbuat tarihinin en büyük medya karteli haline dönüştü. Sözcü, Fox, Cumhuriyet, Evrensel, BirGün, Yeni Yaşam gibi gazetelerle Tele1, Halk TV, KRT televizyonlarının kısıtlı muhalefetini dikkate alsak bile, medyanın yüzde 95’ini kontrol altına alan bir hükümetten söz ediyoruz. Evet, ortalıkta bir kartel var, var olmasına ama peki, bu aç gözlülüğün sonucunda herkes muradına erdi mi? Elbette ki hayır!

Televizyonlar izleyici kitlesini kaybetti. Çünkü tıpkı tek kanallı TRT dönemi gibi, televizyonlar çok kanallı ama tek sesli bir hale dönüşmüştü. Çok büyük bir kitle televizyonlarını sadece film ya da dizi izlemek için açarken, azımsanmayacak bir kesim de hiç değilse haber izleyebildiklerini düşündükleri Halk TV, Tele1 gibi kanallara yöneldiler. Ama izleyicideki asıl güçlü eğilim, televizyonlarını kapatmak şeklinde belirdi.

Gazetelerin net satış rakamları da çok sert düşüşler yaşadı. Dağıtım şirketlerinin verilerine göre gazete satışlarında günlük 2 milyona yakın bir düşüş gerçekleşti. Günlük yaklaşık 3 milyon gibi görünen satış rakamlarının ise gerçeği yansıtmadığı herkes tarafından biliniyordu. Belediye kaynaklarıyla finanse edilen hükümet yanlısı gazeteler, özellikle Ankara ve İstanbul büyükşehir belediyeleri AKP’nin elinden gidince tamamen ortada kaldılar. AKP yandaşı şirketler tarafından satın alınan Vatan, Haber Türk, Star, Güneş gibi gazeteler ise arka arkaya kapanmaya başladı.

AKP gelinen noktada, gerek yandaş şirketleri aracılığıyla satın alma, gerekse de el koyma yöntemleriyle hükümetin propaganda makinesi haline dönüştürdüğü medyadan beklediği yararı almaktan çok uzak kaldı. Aynı başlıklarla çıkan, neredeyse birbirinin fotokopisi köşeleriyle basılan gazeteler tümüyle cazibesini yitirdi ve artık sahiplerine de bir hayrı dokunmaz oldu. Aynı konukların aynı gece içinde birkaç kanal birden dolaştığı, haber niyetine en taze yalanları seyircinin önüne koyan ve hiçbir ikna edici yanı bulunmayan televizyonlar da AKP için oldukça hantal bir yük konumunda artık.

İnsanlar doğruları öğrenebilmek için sosyal medyadan, internet sitelerinden ve YouTube kanallarından medet umar hale gelmişken, AKP’li kalemşorların yıllardan beri “yeni medya” diye pazarlamaya çalıştıkları şey nihayet gerçekleşmişti. Onlar kendilerinden farklı olan bütün sesleri boğduklarında, ortalığın tamamen süt liman olacağını sanıyorlardı ama fena halde yanıldılar. Başkalarının kuyusunu kazarken, aslında kendi mezarlarını da kazdıklarının farkına varamadılar.

Gerçekte, 12 Eylül cuntasının tüm basını zapt-ı rapt altına aldığı dönemden bile daha beter bir durumdu bu… Çünkü 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında basın cuntanın denetimi altına girmişti ama mülkiyet hala patronlardaydı. Gazeteciler ise sadece korktukları için talimatları yerine getirdiklerinin farkındaydılar. Şimdi 40 yılın ardından medya yine zapt-ı rapt altında ve yine iktidar ne derse o oluyor. Ama iki önemli farkla: Birincisi artık medyanın neredeyse tümüne sahip olan bir hükümet var. Hükümet değişse bile bu değişmeyecek. Hiçbir işe yaramayan gazete ve televizyonların mülkiyeti, boş bir tabut misali AKP ve yandaşlarının omuzlarında durmaya devam edecek. İkincisi neredeyse tümüyle tasfiye edildikleri için gazete ve televizyonlarda gazeteci kalmadı. Ellerindeki propaganda silahını en kaba ve en cahil biçimde kullanmaya çalışan gazeteci kılığında iktidarın zabıt kâtipleri var artık. Aynı tornadan çıkmış gibi birbirini tekrar ve taklit eden bu kişilerin de verili koşullarda herhangi bir gelecekleri olmadığı aşikâr.

Medya, AKP’nin bitmeyen hırsı ve doyurulması imkânsız olan aç gözlülüğü sayesinde muktedirin elinde temerküz olduğu anda çöktü. Bilmiyorlardı ki, diyalektiğin temel yasalarından biri, maddenin özünün çelişki olduğunu söyler. Çelişkiyi yok ederseniz hayat da biter.

Yani, uzun lafın kısası, diyalektik materyalizmden söz edip abdestimiz bozulmuş olsa da biz, yine de ritüele saygılı olalım. Musalla taşında yatan, bu leş kokulu, eşek ölüsü kadar ağır cenazenin taşınmasına yardım etmesek bile; hiç değilse ruhuna bir Fatiha okuyalım. Ardından ifade özgürlüğünün aynı zamanda halkın haber alma özgürlüğü demek olduğunu anımsayıp, tüm bu yaşanmışlıklardan aldığımız dersler ışığında tarihin bu anında neler yapabileceğimize bakalım.

 

Ertuğrul Mavioğlu 1961 yılında Adapazarı'nda doğdu. 1980 - 1984 ve 1987 - 1991 yılları arasında toplam sekiz yıl politik tutuklu olarak hapishanede yattı. 1978 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan 1986'da mezun olmasının vebali 12 Eylül cuntasının boynundadır.

Gazeteciliğe 1985 yılında Hürriyet gazetesinde muhabir olarak başladı. 1986 Aralık ayında çıkan Yeni Çözüm adlı derginin Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaptı. 1995 – 2014 yılları arasında, Yeni Politika, Evrensel, Radikal, Cumhuriyet, Yeni Binyıl, Milliyet ve BirGün gazetelerinde muhabirlikten haber müdürlüğüne, editörlük ve yazı işleri müdürlüğüne kadar çeşitli görevlerde bulundu. 1996’da Radyo Umut’ta gazete yorum programı hazırladı ve sundu. 2011’de de İMC TV’nin kuruluşunda çalışarak sekiz ay süreyle Haber Koordinatörlüğü görevini yürüttü. Kısa bir süre de Tele1 televizyonunda politik programlar yaptı.  

Asılmayıp Beslenenler (2004), Apoletli Adalet (2005), Bizim Çocuklar Yapamadı (2008) adlı üç kitabı "Bir 12 Eylül Hesaplaşması" alt başlığı ile yayınlandı. Ergenekon soruşturmasının arka planını anlatan Kırk Katır Kırk Satır (2010) adlı iki ciltlik kitabı gazeteci arkadaşı Ahmet Şık ile birlikte yazdı. AKP iktidarı sonrası medyanın hal-i pürmelalini konu edindiği Cenderedeki Medya Tenceredeki Gazeteci adlı kitabını 2012 yılında kaleme aldıktan sonra Çayan Demirel ile birlikte 2015’te Bakur adlı belgesel filmin yönetmenliğini üstlendi. Mavioğlu’nun çeşitli dergilerde yayınlanmış sayısız makale, haber ve röportajı bulunmaktadır.

Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak amacıyla bir günlük nöbetçi yayın yönetmenliği yaptığı için 1 yıl üç ay, Bakur filminin yönetmeni olduğu için de 4 yıl altı ay olmak üzere iki ayrı davadan toplam 5 yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırılan Mavioğlu, bu cezaları asla tanımayacağını duyurdu.