#SayHerName veyahut Cinayet Mahali

Melehat Kutun


OFF’un zaman mahalli

Lacivert takım elbiseli, kravatlı, asık yüzlü kurşuni bir toz örtüsünün delillerin üzerine resmen çöktüğü bir vakitti. Satürn’ün, çekim hattı boyunca rastgele toplanan birbirinden bağımsız milyonlarca toz, buz, kaya parçacığının oluşturduğu halkalar gibi akıllı-telefonlarımızın birer uydusu olduğumuz zaman mahalli yani. Bu yüzden olacak, geniş kenarlı şık bir şapkayı andıran görünümüyle galaksinin hanımefendisi gibi oturan Satürn’ün etrafında dönen denetim çemberine benzer bir hat üzerinde köşe kapmaca oynamanın zevki-sefasını sürüyorduk.


Bu sefadan biraz bahsetmeliyim ki kötü kardeş cefanın kimlerin kapısına dikildiği de anlaşılsın. Aslına bakılırsa evde, durakta, otobüste, masada, tuvalette, toplantıda elimizin bir uzvu; ikili üçlü çoklu koltuklarda ekrandakine alakadar, yanındakine umursamaz bir off-mahali burası. En hallicesinden bir filmin ortasındaki elektrik kesintisi. Tam içeri girerken eşikte tökezleyip düşmek. Ya da anlık beyin yakan hareketler: kıyamet kopuyor olsa onu da kendine fon yapıp ibadet eder gibi “self-i” çekmek mesela. Daha ötesi iş, aş, meşk akışının aşırı sıcaktan buharlaşması, soğuktan da donması. Bazen de bir “tık”. Size olmaz mı? Okyanus genişliğindeki sabrımı ve yüreğimi ap-aşırı zorladıklarında bir “tık” gelir bana.


Bu serideki yazılardan Hakop’un da söylediği gibi “off”, “merkezde duran her ne varsa onun müzmin muhalifidir.” Önüne geldiği sözcüğü boşsa doluya, dolu ise boşa çıkarır. Tek başına kaldığında, yanına yöresine bir fiil, sıfat, zarf ya da kimse bulamadığında tahrip gücü yüksek bir engelleme yahut imha aygıtına dönüşür. Buradan karşıki dağı yıkacak bir “offfffff..” çektiğimde sekiz yaşındaki oğlumun “anne off deme, cool ol” demesi boşuna değil. Fakat hem yalnız kalamaz hem de merkeze çökmek pahasına yanındakini imha etmek ister offf. Oradaki yalnızlığa
dayanamadığı noktada da, istediği olmadığında mızmızlaşan küçük erkek çocukları gibi, kapıyı bacayı tekmelemeye başlar. Bu “off” başa beladır. Sıradan, herhangi biri olduğunun anlaşılması katlanılmaz bir şeydir onun için. Merkezde olmanın zulmünü sıradanlığın konforuna tercih eder. Özneliği, merkezde olmayı o denli aşırılaştırır ki ötekinin haline, cemaline tahammülü yoktur. Sanırsınız ki Satürn. İmha ettiği öteki ise, olsa olsa nesneler dünyasında bir şey’dir onun için. Bu şey’in posası çıkana kadar üzerinde tepinir. Ondan geriye kalan da kelimenin tam anlamıyla bir “post” olur. Post olmayı kabul etmeyip, onun da maalesef herkes gibi bir özne olduğunu, etrafta da sürüyle, milyarlarcasının bulunduğunu gösterdiğinde gözüne kıymık batmış gibi, çılgına dönen off’un yapacağı iki şey vardır; engellemek ya da imha etmek.


İlki; geçmeyen, geçmediği için de adı travma olan bir off-durumudur. Bazen kalp krizi, deprem, trafik kazası gibi tahayyül dahi edemediğiniz bir anda birdenbire vurur. Bazen de sinsice, sistematik, planlı ve bilinçli olarak her gün bir doz nakavt etmeye dönüktür. Küreseldir, toplumsaldır, kişiseldir. Manipülatiftir, otoriterdir. Fakat ne yazık ki ispatı zordur. Bellekte yerini alır ve oraya kurulur. Yıllar, politikalar, seanslar, telafiler oluk oluk akan kanı ancak kurutur, silemez. Altı ve gerisi bataklıktır. Giren çıkamaz. O kurşuni örtüler de bunun içindir. Daha kısa yol olan ikincisi ise birincisinin eline, yasanın, iktidarın, paranın gücünü geçirmesine bakar. Tepeden tırnağa her yerinden kan ve pislik akar artık. Çevirdiği dolaplar imha ettiklerinin anıları, eşyaları, açık dosyalarıyla doludur. Ancak her ikisi de ötekisiz yaşayamaz. Nihayetinde iki ucu da pis bir değnektir.


Velhasıl boynumuzdan ayağımıza dolanan bir off-mahalinde zincire dolanmış olarak hareket ediyoruz. Bir yandan bu zincir kimimiz için gösterişli bir takı, kimimiz için de kalın bir halat boğazda. Kimimize sefa kimimize cefa. Bütün mesele off’un sefasını sürerken kardeşi cefayı da hesaba katması.


Bu dönme, bu akış hızı sersemletse de bizi, aklamayacak olan biteni çünkü. Sessizlik, görmezden gelmek, göz yummak ya da unutmak da suça ortak olmak ise bu sersemlikte eskilerin deyimi ile “at izi it izine karışacak”, o görüntü bu görüntüye, bu görüntü şu görüntüye binecek; bindirilmiş gerçeklik modası malumunuz.


Sahi nerede, nasıl hasıl olmaktaydı bu sersemlik! Gözlerimizdeki donukluğa, üst üste binmiş onca görüntüye tezat, nabız atışlarımızdan belli ki coşkun bir akışta kürek çekip kas yaptığımız bir mahal burası. Akış, hız, trafik, sesler silikleştirmeden olup biteni, yavaşlamalı belki biraz. Ama akış bu; öylesine baş döndürücü, sanırız ki hep
parlayan bir yıldız kümesi yukarısı. Bir an durma hissi dahi tökezleyip düşürüyor. Bayram şekeri gibi bon-bon, albenisi yüksek, rengârenk, çeşit çeşit, biçim biçim şehirler, meydanlar, kafeler, kadınlar, erkekler, kardan adamlar ve de kâğıttan bir dünya, bir gün sular altında kalacağımız. Her gün, her saniye, her girişte yeni bir karşılama vaadi ile masaldan öte sayfalar.


Sayfa demişken; nehirden geçtik, bir sayfada iki kere sörf yapılmaz dememek işten değil. Onca özenip, bezenip döşenilmiş cümleler, sabırsızca yapıştırılmış analizler, ışığın en cömert hali ile başkalaşmış fotolar; bir daha kim bilir ne zaman gidilebilecek fildişi sahili, doğum günleri, yalnızlıklar, şiirler, kitaplar, düşman çatlatan kadehler….
Saniyesinde bindirilse de üzerlerine yenileri, hiç mi canımız yanmaz. Yine de birimiz demedik ki, “yahu dur biraz! iyi kötü onca anıyı, hayatı, yaşantıyı öğütmeden kara delik gibi ne yutuyorsun öyle” diye.


Akış bu; der ki “yenilerini at, tekrar at, yeni sayfaya at, yine at, hep at, kim tutuyor seni….” Neyse ki ister kahve fincanınızın üzerindeki köpükten kalpleri, ister çürük dişinizi, isterseniz amuda kalkışınızı atın, ayrım yapmadan hepsinin alıcısıdır. İster kenarına oturup çöp tenekesiymiş gibi öfke, şaka, küfür, dert içinizde ne varsa dökün,
ister üzerinde taş sektirin. Önüne katıp akıtır.


En elzem işimiz olan görüntü üretip, salmak da böyle oldu işte. Öyle ki iki dertleşme arası bir self-i: Olsa yine iyi! Self-i-lemek sonra da sergilemek için bir araya gelip olaysızca dağılır olduk. Dünyayı avuçlarımızın tam ortasında, gözlerimizin hizasında bir o sayfadan bir bu sayfaya kapı tıklamaksızın, sınır kontrolüne takılmaksızın, kimliksiz ama yine de cinsiyetli ve sınıflı ve de rastgele dalarken büyülenmemek işten değil tabi ki. Gerçekliğin tozu, kiri, izi filtrenin tellerine takılıp sayfaları sentetik bir salma mekânı olarak bellerken, bedel ödemek başa düştüğünde off’u bütün cephanesiyle karşınızda bulabilirsiniz. Onca engelleme, imha, tepinme, yeraltına süpürme ve delilleri karartmanın suçlusu; sırf görüntü dünyasının şifreleri, oyunları, hileleri üzerine kimse onunla aşık atamadığı için bizizdir.


Tarihsizliğin lüksü gibisi var mı? Tertemiz bir sayfayı her defasında kim kime açabilirdi bu zamanda. Üstelik yan odadaki arkadaştan da yakın, hep yanı başımızda; uyumadan önce en son, uyanınca ilk aklımıza gelen. Dünyanın iktidarını parmak ucumuza getirip bırakan, ne sıkılmaya ne ertelemeye ne de beklemeye zahmet bırakmayan. O yüzden olacak, atomu parçalamak dahi off-durumdan başka bir hale geçmekten daha az meşakkatli olabilir. Sarmaşık gibi her uzvumuza sokulup oramızı buramızı boğum boğum kötürümleştirmesindense belki tabana kuvvet diyebiliriz bu dikenli yolda.


Misal, saksınızdaki bitkiyi sunum değeri yüksek bir süs ya da bir dekor nesnesinin ötesine taşıyabilir; onu yaprağından, köklerine, kokusuna, sertliğine ya da kırılganlığına göre tanıyıp halihazırda cemali olan bir varlık olduğunu teslim edebilirdik. Eeee cemal’i olanın hali de olurdu: Evin hangi köşesini seviyor? Güneşi mi, gölgeyi mi? Suyu az mı, çok mu istiyor? Nazlı mı? Yoksa on gün bakmasanız dahi umursamaz mı? Dahası, sabah işe giderken otobüsü kaçırıp Allah’ın belası dolmuşa bindiğinizi, şoförün yolcuları koltuk kellesi gibi görüp durak harici rastgele durduğunu, büfeden sigara, dönerciden ekmek arası satın aldığını şikayet edebiliriz. Üstüne, arkadakinin onu sollayarak geçmesine sinirlenip yetmezmiş gibi bir de gaza bastığını, yolcular hep bir ağızdan söylenince de aniden frene basıp, başını da arkaya çevirip, “İsteyen ya insin ya da sussun” diye çemkirdiğini de ekleyebiliriz. Bu
sırada elbet eller boş duracak değildi ya, bir yandan kuruyan, sararan yapraklarını ayıklayacak, toprağı, suyu kararında mı diye yoklayacak bir yandan da akışı bir nebze de olsa durdurmanın keyfi, dinginliği parmak uçlarımıza kadar değecektir.


Dahası, meydan savaşında okları peş peşe savurur gibi her sözcükte “gönder”e basıp bir meramı on iletiye bölüp, enikonu bir cümle için alıcıyı sersemletmekten imtina edebiliriz. Sonra da hazır-ol çevikliğinde yanıt verilmedi diye “ama mavi oldu”, “bu ne nezaketsizlik”, “sen/sizden de bu beklenirdi zaten” diye aceleyle savurmak yerine sözcükleri, parmak uçlarımıza kadar bulaşan bu merkezciliğe kanıp, en kısa koşuda engel koymazdık muhatabımıza. “Slm”, “nbr”, “evt” gönderileri ile cümlelerden geçtik sesli harfleri akışa kurban etmezdik. Cümle kurmak elbet zaman isterdi bu mahalde. “Nasılsın?” diye sorup beklemek de. İki saniye geçer geçmez “cvp?” yazıp, tetikte beklemek yerine. Tabi gerçekten soru buyduysa!


Engelin de bir adabı olmamalı mıydı? Ergen erkeklerde sıklıkla tezahür eden, kabarık duyularına uymadığı vakit anında, eninde sonunda tıpış tıpış dönecekleri evin kapısını çarpmaktan ne farkı vardı: Ha bire, onu beğenme at sayfadan, buna sinirlen koy bir engel, şuna gıcık ol kaydır gitsin. Parmak uçlarımıza gelen şiddet. Belki de en
ilginç tarafı hepimizin buraları küçük işgal odalarına dönüştürmemiz. Etrafını çitleyebileceğimiz, sırf orada birisi azıcık istenilmeyen bir vaziyette duruyor diye imha edebileceğimiz, ya da ayakkabılarımızı çıkarmadan girip paltoyu, kaşkolu, çantayı gelişigüzel fırlatabileceğimiz.


Çok eskiden sosyoloji dersinde; özgürlük denilen o seksilik peşinden koşmanın, hapşırığının sesini doğal halinden bir desibel kısmakla ilgili olduğunu söylemişti bir profesör. Ya da, içerinin tozuna, pasına aldırış etmeyip komşuları imrendirecek bir balkon döşeyeceğim diye; alt katın güzelim masa örtüsüne saksılardan pıt pıt damlayan çamurlu suyun hesaba katılmasını. Veyahut endişe ve karantina günlerinde parklardan; bahçelere, kolera, pardon “korona günlerinde aşk” ve “korona parti” çağrısı yaparken, onca yaşlı ve hastanın tedirginliğinin, Eagleton’ın empati ve
sempati arasında yaptığı ölümcül farkın hatırlanmasını: “Bir başkasının hislerini hissetmeye çalışmak ille de ahlaki bir duruşun güçlenmesine katkıda bulunmaz. Öte yandan yaşanan acıyı deneyimlememiş olmak söz konusu acıyı çeken birine karşı kayıtsız olunacağı anlamına gelmez”. Öbür taraftan sırf biçim benzerliğinden beklemenin ve sabrın romanının alakasız bir devşirmenin konusu yapılmasından Marquez de hoşlanmazdı. Bakışlarını, tam da bugünlerde, kürenin her metrekaresinde çıplak gözle görülebilir olana çevireceği kesin. Ya da bir yerlerde bir
binanın üzerinden salınan koton bezde yazılı şu hatırlatmaya; “LA ROMANTİZACİON DE LA CUARENTENA ES PRİVİLEGİO DE CLASE!” [Karantinayı romantikleştirmek bir sınıf ayrıcalığıdır].


Zordu bu özgürlük işi de. Serbestiden çok feragat etmekle alakalıydı. Dışarıdan çok kendini bilmekten geçiyordu. Bir süreliğine merkezden kenara geçmeyi ya da asıl merkezin imha edilmesini. Doğa, hayvan, bitki, insan gibi bin bir türlü muhatabımızın ya da ötekinin varlığını vitrinde değil hatırda tutmayı ya da.

Velhasıl böyle renkli mi renkli bir zaman mahali burası. Benim asıl sorum: Her şey bu denli şeffaf ve göz önünde iken delillerin üzerine o kurşuni örtü nasıl geçirildi? Hepimiz böylesi aleni bir mahalde yan yana, üst üste, peş peşe sıralanırken nasıl oldu da işlendi bu engelleme veyahut imha. Hadi işlendi diyelim, ne deliller ne de kurban ortalıkta. Baş ağrısı için ilaç yazdırmak ya da diplomama onay mühürü bastırmak dahi, bürokrasinin tırmık arası ölçülerine bir türlü uyup da geçemezken, onca delil, tanık, mahal ve de asıl kurban nasıl toz buhar olup havaya karıştı... Offff ki ne off…


Daha dün “savaşa hayır”, “bu suça ortak olmayacağız”, “barış hemen şimdi” diyen onca akış direnişçisi anında tespit edilip suçlu addedilmişti. Sağlık, eğitim, adalet, savaş, taciz gibi erkeğinden kadınına, yetişkininden çocuğuna, börtüsünden böceğine herkesi alakadar eden mevzuları mesele eden gazeteciler, araştırmacılar,
siyasetçiler işten, hayattan, ülkeden, akıştan sürülmüştü. Kamusal olan şahsi, şahsi olan kamusal mı olmuştu. “Kamusal meseleler özel alanın konusudur, kamusallaştıranlar hakkında .. kanununun… maddesi uyarınca işlem başlatılacaktır!” diye yeni bir yasanın yolda olduğu kesin.


Bu yüzden olacak herhangi bir ayaküstü kafede herhangi bir self-i fotosu, anında yüzlerce “like” alırken, herkesi, fazlasıyla da kadınları, işçileri, mültecileri, çocukları hedef tahtasına oturtan engelleme, imha gibi onlarca meseleyi mesele etmek suç addedildi. Deli olmamak işten değildi. Bu yüzden olacak delil peşinde koşanlar da deli diye addedilip çarçabuk derdest edildi. Dışlandı, engellendi, imha edildi zaman mahallinden. Hastaneler, hapishaneler, sürgünlükler böyle böyle doldu taştı. Offfff.. Delil kelimesinin de yol gösteren anlamındaki dalil’den değil, deli’den geldiği kayıtlara böyle geçti.

OFF’un olay mahalli

Zaman mahalinin kayıplarındandı. Onunla ilk karşılaştığımda dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini çenesinin altında yumruk tahtası gibi birleştirmiş yan tarafa, uzağa çok uzağa bakıyordu. Eskisi kadar sık olmasa da bazen sayfalarımız karşılaşıyor yine. Üzerine geçirilmiş kurşuni toz örtüyü aralamak, altındakileri dışarıya, gün ışığına çıkartmak için nadir de olsa uğruyor zaman mahaline. Bir gün, “Neden sadece geceleri geliyorsun?” diye sordum; gündüz ışığında her şeyin kaybolduğunu söyledi. Bu yüzden, ne vakit geriye düşse gündüzden, akışta silinecek olsa bugünden kaybolduğu yere, olay mahaline geri dönüyor. Göğsünün üst boşluğundaki yuvarlak yaranın başka türlü dineceği yok. Günlüğünde kaleminin yolunu gözleyen satırların ağıtının da. Uzun siyah saçlarını boynunda toplayıp sağ ön göğsünden aşağı bırakıyor ki, tanınmasın acısından, ağıtından.


Kaybettiği ya da nereye koyduğunu unuttuğu bir şeyi bulmak için, olduğu andan geriye gider gibi o da olay mahaline geri dönüyor. Tıpkı bir tiyatro sahnesinin tam ortasındaymışçasına, sondan bir önceki sahnede ne vardı? Ondan önce ne olmuştu? diye sora sora perdelerin arkasını karış karış geziyor ışıklar kapanınca. En son yanında kim vardı? Kulağındaki ani patlama sesi de neydi? Ya gözlerine inen bu zifiri karanlık? Peki, bu üşüme? Teni, neden buz beyazdı?


Herkesin gözünün üzerinde olduğu bir mahal olsa da burası, onun için pek tekin sayılmaz. Bond çantalı, siyah parlak ayakkabılı, takım elbiseli mahal bekçileri her köşede karşısına çıkıp kimlik soruyor. Yine onlardan, peşine takılmış bir sürüden saklanırken az ötede otomobiline binmek üzere olan tanıdık biri ilişti gözlerine. O da lacivert takım elbiseliydi ama daha önce çok yardımı, iyiliği dokunmuştu. Lakin kim olduğu gelmedi bir türlü hatırına. Onu nereden tanıdığı da. Tam farları yakıp hareket etmişti ki arkasından “Heyyyy heeyyyy, bayım! Söyleyebilir misiniz lütfen, beni tanıyor musunuz? Heyyy bayım beni tarif edebilir misiniz?” diye seslendi. Gaza basıp gözden kaybolduğu esnada attığı adım boşluk da kalmış gibi bir ürperti gezinmeye başladı teninde. İçine girip ev sahibi gibi oturdu korku koltuğuna sonra, gitmedi bir türlü. Yanında ne çantası, ne telefonu ne de kimlik kartı vardı. Sahi neredeydiler? Anında sınır dışı edilebilirdi. “Her şeyimi bu akıntıya kaptırdım, bayım. Göğsümdeki bu yuvarlak yara hariç her şeyimi. Siz biliyor olmalısınız neredeler.” dese ne yazardı? “Deli” derlerdi.


“Neden bakmadım ki arabanın plakasına, belki onu nereden, nasıl tanıdığımı çıkarırdım, belki kaybettiklerimin yerini söylerdi gerçekten” diye geçirdi içinden. Elini göğüs boşluğundaki yuvarlak yaraya bastırdı tekrar. O sırada Bond çantalı lacivert takım elbiseli adam yine göründü. “Bayım, saatiniz kaç acaba?” diye soracaktı ki koltuğa yerleşmiş o korku ayaklandı hemen. Dinlemedi onu bu sefer “Bayım beni tanıyor musunuz? Bayım siz de korkuyor musunuz karanlıktan? Bayım ben çok üşüyorum burada biliyor musunuz?”. Nasılsa önden ilikli takım elbiseler, kravatlar, mühürler, kırmızı plakalar görünmüyordu karanlıkta. Gündüz ışığında gözlerdeki görme gücü bu yüzden azalıyordu demek. Tıpkı gece ışığında doğada yıldızların daha parlak ve yakın görünmesi gibi gözleri daha fazla detay görmeye başladı. Gündüz ışığının yuttuğu olay mahalli görüntüleri böyle yok edilmişti demek, hem de
herkesin gözü önünde.

***

Odaya girdiğini fark ettiğinde yatağından fırlayıp doğruldu. Kenardaki terliklerini ayağına geçirirken bir yandan da uzun siyah saçlarını toparlayıp boynundan önüne getirdi. Yatağın üzerindeki kalemi ve günlüğünü eğilip arkasındaki komodine koyarken ellerinin titrediğini gizlemeye çalıştı. Yorganı ve yatak örtüsünü yatağın
üstünü kapatacak şekilde el çabukluğuyla çekip düzeltti hemen. Solda pencere önündeki masa sandalyesine gelişi güzel bırakılmış uzun yün el örgüsü hırkasına uzandı. Hızlıca üzerine geçirip kendine güven çemberi oluşturur gibi uzun kemerini iki düğüm atarak sıkıca bağladı önden. Başını kapıya, onun olduğu yöne doğru
çevirip, önüne eğdi “Buyurun efendim, bir şey mi oldu hanımıma? ” dedi. Kapıyı çalmadan girmişti.


“Nasılsın diye bakayım dedim.”


“İyiyim efendim. Biraz derse baktım. Kafamı toparlayamadım. Sabah hanımımın yanına inmeden çalışayım diye erken yatayım dedim.”

Masanın sağ köşesinde üniversiteye hazırlık kurs kitapları üst üste konulmuş. Önündeki mor porselen kalemlik, hevesle alınıp henüz kullanılmaya hayat bulamamış rengârenk işaret ve kurşuni test kalemleri ile daha fazla dekoratif bir biblo gibi. Pencere kirişinin sağ duvarı; fotoğraflar ve kartpostallarla kaplanmış. Pencere önü; saklamak, korumak, biriktirmek, günü gelince sergilemek, çıkarmak istediği her şeyi koyduğu bir çeyiz sandığı gibi. Minik, orta, büyük boy desenli karton kutular üst üste konulmuş. Yanında üstü açık dikdörtgen bir hasır sepet içinde yüz fırçası, allık, birkaç ruj, göz farı takımı, siyah rimel, aseton, pamuk ve kırmızı, rakı beyazı, ten rengi ojeler. Siyah, metal işlemeli çerçevesiyle masaüstü dönebilen küçük bir ayna ise tam ortasında. Oval cam bir vazo içindeki beyaz, kırmızı, pembe, mavi ve leylak rengi yıldızpatı çiçekleri ortanın hemen solunda. Suyun rengindeki bulanıklığa, çiçek saplarındaki gevşemeye ve filizlenmeye bakılırsa çok fazla ömürleri kalmamış. Kenarlarının bir kısmı aşınmış jaluzi perde, gece içeriyi göstermeyecek şekilde ve sabah ışığına da geçit versin diye özellikle hafiften yarım bırakılmış. Uzun, ince aralıklarından içeriye süzülen soluk gece ışığı bu açık sandığın etrafına dolanmış süslü paket bağcıklarını andırıyor. Masanın üzerinde Türkçe test kitabı açık. Yüz yirmi soruluk bir testin yirmi üçüncü sorusunda durmuş. Sorunun altı çizilmiş, ancak cevaplanmamış. Kenarına çiçek desenleri, geometrik şekiller, yüz ifadeleri çizilmiş, soru işaretleri konulmuş. Üzerindeki koyu yeşil test kaleminin ucu halen sımsıcak.

“Bir isteğiniz mi var efendim? Hanımım iyidir inşallah” diye sordu.


İşaret parmağını dudaklarının üzerine koyarak “sussss!” dedi.


Anahtarı, metal sesini öğüten bir yavaşlıkta çevirerek kapıyı ardından kilitledi. Eve, geç vakit, herkes odasına çekildikten sonra dönerdi. Gerekli olmadıkça pek kimseyle konuşmazdı. Yemek masasında televizyonu görebileceği bir yere oturur, haberler bitene kadar karnını doyurmuş olurdu. “Günün nasıldı”, “partide işler nasıl”, “yemeği beğendin mi” gibi sorulara da, gözünü televizyondan ayırmadan, felaketten eğlenceye haber spikerinin değişmeyen, titremeyen, yükselip alçalmayan ses tonuyla “iyi, evet, güzel” diye cevap verirdi.


Lacivert ceketini ve kravatını henüz çıkarmadığına göre, demek çantasını çalışma odasına bırakıp dosdoğru buraya gelmişti. Geldiğinden kimsenin haberi olmaması evdekiler adına içini ferahlatsa da tedirginlik ve korku dolu o kurşuni toz kümesi, gelip çöktü odaya. Titreyen ellerini arkasında birbirine kilitleyip zar zor durdurarak tekrar
sordu;


“Efendim bir şey mi oldu, hanımım iyi mi?”


Bond çantası gibi kravatını ve ceketini de oda kapısının dışında bırakmış gibi sevecenlikle “Dediklerimi düşündün mü, canım?” diye sordu. Odanın dışındaki sesinin gürültüsü dinmiş, alnındaki derin çizgiler geniş bir düzlükte kaybolup gitmişti sanki. Bu düzlüğü kesen seyrek kaşlarının altında gözlerinin soğuk mührü de erimiş olacak ki “Biraz yanına uzanabilir miyim?” diye sordu. Yavaşça yaklaşırken ceketinin ön düğmesini açıp kravatını gevşetti. Olduğu yerden sağ ayağını geriye doğru atarken yeni bilenmiş bir bıçaktan daha keskin “Lütfen efendim, lütfen!
Yalvarıyorum...” dedi.


“Dediklerim hoşuna gitmedi mi yoksa..?” dedi, makam tozu hafiften kalkmış sesiyle.


“Efendim, ben hanımımın yüzüne nasıl bakarım, ben sizi ağabeyim gibi görüyorum.” diye cevapladı, “Ben size daha ne diyeyim ki” ses tonuyla.


Belinin arkasında kavuşturduğu ellerine uzanıp sol elini kendine doğru çekti. İki elinin arasına aldı. Okşayıp sıktığı belirsiz bir vaziyette konuşmaya devam etti.


“Üşüyor musun yoksa?” dedi yavaşça ve heyecanla.


“Üşüyorum efendim.” dedi hızlıca ve yine bıçak kadar keskin.


“Bak güzelim, sen akıllı, çalışkan, güzel bir kızsın. Burada tutunmak kolay değil öyle. Yaşın yirmi üç, daha çok küçüksün. Kurda kuşa yem olursun, sonra da gözünün yaşına bakmaz sınır dışı ederler seni, bir daha da adımını atamazsın buralara...” dedi anında bir kavanoz makam tozu yutmuş sesiyle.


Merdivenden gelen ayak sesine kulak verdiği esnada, o küçücük ama beklenen boşlukta, terlemiş, terlerken buza kesmiş elini çekti kurtardı. Buna çok sinirlendi. Makam tozu hızlıca etkisini gösterdi. Sesi katılaştı. Yüzündeki mühürlü, kravatlı, kırmızı plakalı o ürkütücü kalın çizgiler geri geldi. Dişlerini sıkarak bir hışımla uzanıp belinden kavradığı bedenini kendine doğru çekti. Sol kolunun çemberine kilitledi…“Patttttt”…. Sağ elini göğüs boşluğuna bastırdı. Olduğu yerde ileri geri sendeledi. Sol kolu pencere önündeki vazoya çarptı. Beyaz, kırmızı, pembe, mavi, leylak rengi yıldızpatıları bir yana dağıldı. Uzun, siyah saçları omuzlarından aşağıya çarşaf gibiindi, bedeni diğer yana yanlamasına yığıldı.


***

Gün gibi; hatırladığı tek şey; bedeninin uzunlamasına sığabileceği silindir şeklindeki bir asansörle yerin altına doğru inmekte olduğuydu. Nasıl, nereden binmişti? Yalnız mıydı? Değilse yanında kim vardı? Silindir asansörün dış yüzeyi kalın, ses geçirmez bir camdandı. Dışarıda onu uğurlayan insan kalabalığını görebiliyordu içeriden. Peki, ama neden hepsinin kıyafeti neredeyse birbirinin aynısıydı. Neden herkesin yüzünde kaşlar, gözler, dudaklar birbirlerine küsmüş gibi sessiz ve tesellisizdi. Yol güzergâhını aklında tutup geri dönebilsin diye iniş boyunca gözlerini kırpmadı. Bu kadar uzun süre kırpmadan durabilmesine şaşırdı bir yandan. Hazırlıksız, aniden, ayağında
terliklerle; komşudan ekmek almaya gider gibi çıkmıştı evden. Ocakta yemeğin altı, masada kitabın sayfaları açık, kalemin ucu sıcaktı. Annesinin tembihleri kulağındaydı: “Üşüme kızım oralarda, durma öyle, derdini anlat bana, olur mu yavrum..” Asansörü durdurmak, inmek, geri dönmek istedi. İniş o güne kadar tanık olmadığı bir hafiflikteydi. Sürekli alçalıp yükselen upuzun sonsuz bir dalga üzerinde ne oturabiliyor ne de ayağa kalkabiliyordu. Ne gidiyormuş ne de dönüyormuş gibi. Elleri, ayakları hareketsiz ama sıcacık. Göz kapakları dükkan kepenkleri gibi yavaşça aşağıya indi. Eli göğüs boşluğundaki yarada kaldı. Yuvarlak, sert, metal cismin patladığı o yerde! 


Melehat Kutun
Değerli ve sahici ilişkilenme imgesi zarar gördüğünde büyünün bozulduğuna inanır. Yakınları onun “çok” melankolik olduğunu söyleseler de melankolinin getirdiklerini “mutluluk” olarak tanımlanan duyguya yeğleyip kendi kendini sabote de edebilir. Şimdiyi, yarınsız değil ama dünsüz yaşayamaması hayatla, insanla, tarihle kurduğu sıkı bağlardan gelir. Felaket çağında, durmak pahasına, yas tutabilmeyi hıza kapılmamaya tercih eder. Bu yüzden olacak olay mahallini terk etmez. Öğrendiği de öğrenemediği de buradan gelir.